Alışık ol(a)madığımız yeni dünya düzeni ve Meditasyon yaratımı deneme sahaları


Halet-i ruhiye gidik, enerji ayaklarda geziyor, bir darlanma, bir sıkışma hissi; e tabi en sonunda da « patlamaya hazır halsiz bir ruh hali ». Ohhh, tezat tezat, miss!

Çok sıkıldım: sürekli aynı mesafeleri kat etmekten, aynı gidiş-varış noktaları arasında haldır haldır, koştura koştura, alel acele, ter damlata damlata yetişmeye çalışmaktan. Bir dakika şimdi gym’e gitmeliyim, oradan karşıya geçerim, şimdi şu ödevleri hazırlayayım, aaaa bir de kitap okumak istiyordum, kanepeye de yayılmak istiyordum, hay allah, vakit kalmadı, tamam o zaman 10 dakika meditasyon yaparım, 20 dakika tv’ye bakarım, yatmadan 15 dakika kitap okurum… Tamam plan program süper! Oh dolu dolu bir ajanda, ay böylesi bir hayat resmen Marie-Antoinette!

Lakin, karnı yediği eklerle eklerle « tıklım tıklım » dolan Marie-Antoinette, p-a-t-l-a-d-ı!

Zihnime yetişemiyorum. İpin ucu kaçık. Yavaştan da almaya çalışsam, iç dinamiğin ritmi türbülans vari. Sürekli ama sürekli emir veriyor. YAP YAP YAP! Verdiği komutlar altında eziliyorum. Ay imdat, DU-RA-MI-YO-RUM!

Şikayetçiyim Hakim Bey! Geçen sene benzer süreçteyken sevgili Ayuverda hekimim; « Can tatlım, kahve-şeker iptal, bol bol meditasyon, haftada 3 kez doğa içinde dolaşıyorsun! » dedi, bastı reçeteyi.

Reçete uygulandı mı? Hayır, uygulanamadı.

Çünkü yetişmem gereken yerler var, iş var, projeler; uyanık kalmak için içilmesi gereken kafein var. Maamafih, uyku yok! Zaman bulsam dahi zaten, İstanbul’da ciddi ciddi, « ses geçirmeyen » yeşil alan yok. Şehrin akustiği rezalet arkadaş!

Gülse Birsel, ilk kitabında, evi « yaşayan bir organizamaya » benzetmişti. Adamı çektikçe içine çeken, fosur fosur uyutan, tembelleştiren cinsten. Kalabalıktan, kakafoniden kaçmak için ben evde kalmayı yeğleyenlerdenim. Evde kalınca, üretken bir şey yapıyor muyum, hayır tabii ki de. Lakin, sıkışmışlık hissimi duvarlardan oluşan pek sevgili evim ferahlatamıyor. Bir bilgisayar, bir telefon ekranı arasına ay şimdi bir kahve, ay şimdi bir bitki çayı sıkıştıranlardanım. Böyle rahatlama amaçlı boş oturmalarda ise, zihnim kazanıyor: daha çok düşünüyor! Hapı yuttuk, where is the solution?!?!?

İçim geçmiş, çok affedersiniz, gözümü bugün 11’de açmışım. « Offf, yine günü kaçırdım hissiyle » yataktan telaşla kalkmadım. Valla umursamadım. Hafif bir kahvaltı. Ne yapsam ne etsem? diye düşünürken, aklıma gelen her teklifi « tamam ya, sonra yaparım » diye ertelediğim için, insanın kendinden de sıkılma durumlarından birini deneyimliyorum yine. Yogaya gitsem? Bedenim zaten yorgun, boşver hareketi. Sergiye gitsem? Cumartesi kalabalığında nefes alabilirsen iyi. Mahallede takılsam? Oldu, mağazalar zaten tenha. Yeni dans projesi için kafa patlatsam? E zaten yeni sezona olacak o iş, boşver şimdi! İnsanın kendi kendini nasıl baltalayabildiğine dair güzel bir kitapçık hazırlayabilirim, sanırım.

Totoyu kaldırma vaktidir! Fındıklı’ya, Aslıhan’ın Yin dersine gittim. Bugünkü kararım netti, oluruna bırak. Plan-program yapma. Bak bakalım… Ne tatlı, yetişmem gereken bir durum yok. Spontane bir gün. Let’s see!

Şimdi gün içinde neyle karşılacağımı tahmin edemememin güzelliğinden midir nedir, dersten sonra Aslıhan sahilde bir çay içelim dedi. Ajandam boş, « tabii ki de AslıhanCIĞIM! ». Ruh halimi betimlemeye de gökyüzü yardım etti. Sabah olan soğuk ve bulutlu hava, ne zaman sahildeki plastik sandalyelere totoları yerleştirdik, yerini güneş ışığına bıraktı. Tatlı tatlı sohbet, sağ yanaktan güneş vuruyor, sıcacık. Keyifler toparlandı.

Aslıhan dedi ki, « görüştüğün en yakınındaki toplam 5 kişinin enerji ortalamasıyla seninkisi eşdeğer. » Tesbiti beğendiğim için buraya yazıyorum. Dertlerimiz, isteklerimiz aşağı yukarı aynı işte. İnsanız neticisinde. Aslıhan da şikayetçi koşuşturmaktan, binbir parçaya bölünmekten. Aslıhan bilirsiniz, hobi olarak fotoğraf çeker. Zaten estetik görselleriyle instagram’da en çok like’ı alan hocamız!

Bir an patlattı yine, « sevilmeyi bırak, insan sevmeyi özlüyor bazen, » dedi.

Sevilmeyi, sevilme ihtiyacını bırak; insan birini, bir şeyi sevmek istiyor, sevmeyi özlüyor, diyor.

Gündelik İstanbul buhranında, meditasyon alanları yaratmak şart. Yani tamam, uygulanması kolay ya da sürekli olamıyor maalesef. Ama olumlu, yapıcı bir öneri. Her türlü ruh haline rağmen, sanırım eve vardığımızda o telefonun bir minimum 20 dakika kapalı ya da tersyüz edilmesi gerekiyor. Al kendine 20 dakika! Tanıdığım birinin arkadaşı, bir sene boyunca bu bağlamda her günbatımını fotoğraflamış. Kendisi için, günü bitirmek, biraz sakinleşmek, kafayı değiştirmek için bulduğu bir çözüm. 1 senenin sonunda fotoğraflarını sergilemek için ufak bir galeriden de teklif almış! (Bazen bireysel ihtiyaç ve istekler, bu gibi tatlı şeylere de sebep verebiliyor.) Bir yoga eğitmeni olarak, evet, ben de bazen yoga’dan bıkıyorum. Dengelemek gerekiyor çünkü ve meditasyon amaçlı yoga yapmak istemediğim oluyor.

Aslıhan’la ayrıldıktan sonra, telefonumu çoğu zamanki gibi yine sessize aldım. İstanbul Modern’e gideyim dedim. Ruh gereği, sergi-gösteri-söyleşi ana gıdalarımızdan.

Müzeye geldiğimde, etrafın yine Belediye tarafından yerle bir edildiğini görmek, gıcıklık ve iç daralmasına tekrardan yol açtı. Dönüşüm, değişim değil; bayağı başka bir yer, « betondan bir dünya » yapım aşamasında İstanbul’da. Gelecek günleri düşünmekten, korktum.

Sergileri gezmek iyi geldi. HABITAT fotoğraf sergisinden oldukça etkilendim, yukarı kattaki Hüseyin Çağlayan’ın iki yerleştirmesine ise bayıldım. Çağlayan’ın yerleştirme yaptığını bilmiyordum. Ne şans ki başka bir alanı « deneyimletebiliyor » sanatsal işler. Dolaşıyorsun, başka şeylerin tadına bakıyorsun, sende bıraktığı tat da iyi geliyor bünyene. Camların arkasından manzaraya bakarken, martıların kayıt edilmiş çığlıklarını, daha sonra « Üzgünüm Leyla »yı Sertab Erener’in sesinden dinledim. Başka başka diyarlarda dolanmak, ben bunu özgürlük diye adlandırıyorum.

Yumuşak bir cumartesi. Spontan bir gün. Ve en önemlisi de insanın « sevdiği » şeylere doğru yönelmesi, görmesi, deneyimlemesi, özlem gidermesi. İnsanın kendini, işte, bu ya da şu şekilde, beslemesi. Kendine ait meditasyon sahası inşa etmesi. Ne de olsa, « insan sevmeyi de özlüyor değil mi? » :)

*fotoğraf: Barbaros Kayan, HABITAT Fotoğraf Sergisi, İstanbul Modern.


Featured Posts
Posts Are Coming Soon
Stay tuned...
Recent Posts
Archive
Search By Tags
No tags yet.
Follow Us
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square

© 2015 can bora tiyatro & dans.